10 Temmuz 2011 Pazar
23 Nisan 2010 Cuma
31 Mayıs 2009 Pazar
Nazar boncuk yapımında kullanılan aletler ve boncuk çeşitleri..

Nazar Boncuk ya da Göz Boncuk Yapımında Kullanılan Aletler:
Yan Gecek: Eriyen camı temizlemek için kullanılır.
Cam Küreği: Fırının içine cam parçacıklarını koymak üzere kullanılır.
Merdan: Boncuğun üzerindeki süslemeyi yapmaya yarayan boncuk demirine göre daha kısa ve çapı küçük genellikle çelikten yapılan alettir.
Boncuk Demiri: Merdan'a göre daha uzun olan bu alet potadaki ergimiş haldeki camı alıp ana şekli vermekte kullanılır.
Merteke: Nazar boncuğunu düzleştirmek ya da yassılaştırmak için kullanılan alettir.
Kalıp: Silindir şeklindedir. Nazar boncuğunu yuvarlaştırmaya yarar.
Keçek: Nazar boncuğunu döndürmeye yarayan bir alettir.
Cam Boncukların Renklendirilmesinde Cam Ustalarının Kullandığı Metodlar:
-Beyaz camı hazır olarak almaktadırlar, Sarı camı kurşun ile renklendirmektedirler, Mavi cam için ise kobalt oksit kullanarak renklendirmektedirler.
Üretilen Cam Boncukların Çeşitleri:
Kuzu: Küçük yuvarlak cam boncuk çeşitidir.
Pıtırcık: Yuvarlak dilimli yassı boncuk çeşitidir.
Saraç: Büyük yuvarlak cam boncuk çeşitidir.
Yonca: Üç ya da dört yapraklı cam boncuk çeşitidir.
Karagöz: Üç gözlü yuvarlak nazar boncuğu çeşitidir.
Ayrıca Zar şeklinde küçük ve büyük cam boncuklar üretilmektedir.
30 Mayıs 2009 Cumartesi
Nazar boncuk yapımında kullanılan fırınlar

Bilinen en erken cam üretim merkezleri olan Teli el Amama ve Halkata'da camın eritilmesi için kullanılmış fırınlara ait izler saptanamasa da, burada derin olmayan, basit potaların sıcağa dayanıklı tamburlar üzerine yerleştirilip ateş üzerinde ısıtılmasından oludan bir açık-ocak sisteminin kullanılmış olduğu sanılmaktadır. Mezopotamya'da cam yapımcılığının başlangıç aşamalarında kullanılmış olan fırınlarla ilgili bilgilerimiz ise, çivi yazılı tabletlere dayanmaktadır. Assur başkenti Ninive'de cam üretimi ile ilgili bilgileri içeren tabletler ele geçmiştir. Bu tabletler Assurbanipal dönenime ait olmakla birlikte, bunlarda yer alan metinlerin daha erken orijinal metinlere dayandığı belirtilmektedir.
Ninive tabletlerinde "fırın" anlamına gelen "kuru" sözcüğü cam yapımına ilişkin metinlerde görülmekte; buna karşılık, diğer konulardaki metinlerde genellikle kullanılmamaktadır. Bu nedenle "kuru" nun cam üretimine elverişli eritme fırınlarını kastedildiği düşünülmektedir. Mezopotamya metinlerinde yer alan bilgiler, cam sanatının bu erken aşamasında kullanılan fırınların tam bir rekonstrüksyonunu yapmaya olanak vermemektedirler öte yandan, Roma dönemine kadar olan uzun zaman dilimi içinde, cam fırınları ve bunların nitelikleri konusunda elimizde arkeolojik açıdan bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak binlerce yıllık bir geleneği sürdüren ve erken dönemlerde olduğu gibi doğada bulunan araç ve gereçleri kullanan Anadolu cam boncuk üreticilerinin kullandığı fırınlara benzer fırınlar kullanmışlardır.
Geleneksel boncuk yapımı, malzemesiyle, araç gereciyle, fırınıyla, ustasıyla birlikle dengeli bir bütündür. Zaten işin şaşırtıcı olan yanı da budur. Cam atelyesi içindeki herşey birbiriyle "Uyum ve denge" içinde olmak zorundadır.
Fırın ve çevresi ısı tekniği açısından incelenirse şaşırtıcı özelliklerin varlığı kolayca görülebilir. Üstelik bu fırınların planlanmasında ve yapımında bir başka özellik daha vardır ki, asıl şaşırtıcı olan da budur. Bu şaşırtıcı özellik, yüksek ısı elde etmek için kullanılan teknik yorumdur. Ama böyle bir noktaya çok uzun deneylerden ve gözlemlerden süzülerek gelinebileceği de ortadadır
Anadolu'da, bugüne kadar gelebilen geleneksel camcılığın, kendi sınırlı verileriyle, sınırlı araç gereçle, çam odunu yakarak, yaklaşık bir, birbuçuk saat içinde içine doldurulan malzemeyi camlaştıracak ısılara çıkaran bu fırın genellikle şöyle bir düzen içinde kullanılır.
Cam fırını genellikle sabah yakılır. Belli bir süre sonunda cam eriyince, çalışmaya başlanır, erimiş cam bitinceye kadar çalışılır. Camın bitme süresi, yapılan biçimlerin boyutu ve ağırlığıyla ilgilidir. Büyük boylarda biçimlendirme yapılırsa, kısa sürede cam biter. Bu durumda boşalan fırına yeniden malzeme doldurulur ve yine bitinceye kadar çalışılır. Çok küçük boncuklar yapılıyorsa, sabah eritilen cam akşama kadar ancak tükenir. O zaman fırın söndürülür ve kendi haline, yani yavaş yavaş soğumaya bırakılır. Bu arada fırının özel soğutma bölmelerine doldurulmuş olan boncuklar da fırınla birlikte yavaş soğumuş olur. İşin bu yanı genel olarak cam teknolojisinin hiç vazgeçilemeyen temel bir kuralıdır, özellikle çok saf olmayan karışımlarda, bu malzemenin kendi genleşme özellikleri değişiktir. Eğer böyle bir karışımda soğutma çok yavaş olmazsa, bu değişik malzemelerin değişik hızda gerilimi yüzünden soğutma sonucunda camlarda çatlamalar, kırılmalar olur.
Fırının yapısında kullanılan çiğ ateş toprağı, bu yaratıcı düşüncenin birinci avantajını oluşturur. Kaba halde şekillendir ildiğinde, bu malzemenin yalıtım özellikleri birçok modern yüksek sıcaklık yalıtım malzemelerininkiyle kıyaslanabilir düzeydedir. Anadolu insanı aynı malzemeyi o nedenle bugün de evlerini dondurucu kıştan ve kavurucu yaz güneşinden korumak için kullanmaktadır.
Bu malzemenin yüksek yalıtım özelliği nedeniyle, çok az bir enerji ile ve kısa sürede, fırının iç yüzeyinde "Kızıl sıcaklıkta ince bir tabaka" elde etmek mümkün olur. Ancak bu ön açıklamadan sonra, yanan çam kütüğünün ısısını eriyen cama iletmekte, üç ısı iletim türünün, yani iletim, taşıma ve ışımanın hepsinin birlikte etkin olduğu söylenebilir.
Yanan bir çam kütüğünün kaçınılma? iki ürünü olan kor ve is, ısı transferinin esasını meydana getirirler. Fırının tabanı, her an parlak bir kor tabakası ile örtülüdür ve bu tabaka, sık sık karıştırılarak parlak tutulur.
Bu ışıldayan yüzey, fırını sıcak tutmak için gerekli enerjiyi ışır. İşınım enerjisinin bir kısmı, ergitme platformunun salt yüzeyi tarafından tutulur. Fırın malzemesinin ısıl iletkenliği çok düşük olduğu için tutulan enerjinin küçük bir kısmı eritme yüzeyine iletilirken büyük bir kısmı ikincil ışınımla kaynağa geri döner. Böylelikle ergitme platformuna olan net ısı akımı çok düşüktür. Bu noktada, basit görünen bu anlatımın teknik yönden yorumunun açıklanması yararlı olur. Yukarıdaki teknik açıklama, aynı zamanda cam ustasının çalışma platformunun, hemen hemen parlayan ateş sıcaklığında olduğu anlamına gelir.
Benzer bir yorum fırın kubbesi için de geçerlidir. Ancak bu sefer, birkaç ışıma ve geri ışıma sonucunda, ışıma kapağı oluşturan kubbeden gelen ışımanın emileceği tek yer vardır. Bu da ergitme yüzeyidir. Böylece ergiyen cama, enerjinin çok az bir kısmı iletimle taşınır ve ısı akımının ana ortamı ışımadır.
Bu tür geleneksel camcılık, genellikle büyük bir yatırım ve donatım gerektirmez. Daha çok, "Bilgi ve hüner" üzerine kurulmuştur. Burada söz konusu olan bilgi, fırının "Doğru yapılması", araç gerecin gereken özelliklerde hazırlanmasıdır.
İnsan, bu fırının gelişiminin arkasında yatan uzun yılları bilmese, onun sanki şöyle birkaç dakika içinde biçimlendirilivermiş olduğunu kolayca düşünebilir. Yine özensiz yapılmış olan dört duvar ve çatı, fırının çevresini oluş-turuyor. içerisi hem ışıksızlıktan ötürü karanlık, hem de ayrıca fırının çıkardığı is ve duman yüzünden ayrı bir kararmışlık var. Ama bu karanlık ve isli yerde, üç tane çok parlak ışık kaynağı, çevreye günlük hayatta hiç de karşılaşmadığınız değişik bir özellik veriyor. Bu Uç parlak ışıktan birisi, fırının alt tarafındaki ocağın ağzından dışarı yayılıyor. Şöyle eğilip bakınca, ocağın içinde alev alev yanan odunlar görülüyor. Bu alevler fırının içinden yukarı doğru yükseliyor ve fırının üst yanındaki ağzından dışarı sanki hep birlikte çıkmak ister gibi birbirlerini iteleyip duruyorlar. işte ikinci ışık kaynağı da bu alevli ağız.
Üçüncüsü ise, cam ustasının fırından alıp işlediği, biçimlendirdiği camın kendisi...
Üçüncüsü ise, cam ustasının fırından alıp işlediği, biçimlendirdiği camın kendisi...
Cam ustası, özel demir çubuğunu fırının ağzından alevlerin içine daldırıp, oraya biraz önce bir taş parçası gibi bıraktığı sert cam parçasını, şimdi eriyip saydamlaşmış olarak sanki ışıldayan bir şeker gibi dışarıya alıyor. Fırından çıkan çubuğun ucunda pırıl pırıl ışıldayarak çıkan bu cam parçası, bi-çimlendirildikçe hızla soğuyor, saydamlığını ve ışığını kaybediyor. Sönükleşiyor. Sönükleştikçe de camın kendi rengi belirmeye başlıyor. Mavileşiyor, yeşilleşiyor.
Öncelikle, içinde çalışılan yapı, herhangi bir özelliği olmayan, dört duvardan ve bir çatıdan oluşmaktadır. Bazı atelyelerde bu sıcak ortamın havalanması ve soğutulması için, duvarlarda duruma göre açılıp kapanabilen hava kanalları düzenlenmiştir.
İşte atelyenin ortasında, yerden 80-100 santim kadar yüksek ve topraktan yapılmış gibi görünen birlirın görülür. Çevredeki duvarların önüne dizilmiş çam odunları, camın ham malzemesiyle dolu torbalar, sepetler, kaplar vardır. Ayrıca cam yapımında kullanılan çeşitli el araçları da çoğu kez, fırının çevresinde dağınık olarak durmaktadır. Böyle bir fırında yakılan çam odunu hem yüksek ısı sağlar, hem de zaman zaman oldukça isli yanar. Bu yüksek ısının ve dumanın fırın çevresinde çalışan cam ustalarını etkilememesi için, içerideki hava dolaşımının uygun biçimde düzenlenmesi çok önemlidir. Bu yüzden çatıdaki havalandırma düzeni ile, duvarlardaki açılıp kapanabilen hava kanalları ya da kapı ve pencerelerin yerleri ve ölçüleri önemlidir.
Bu cam fırınlarının bacası yoktur. Yakılan çam odununun oluşturduğu yüksek ısı, cam ustasının tam önündeki çalışma boşluğundan dışarı çıkar. Ve üstelik tam da ustanın yüzüne doğru gelir.Yani, kısaca söylemek gerekirse, çevrede herşey o kadar gösterişsizdir ki, böyle bir çevre koşulunun, binlerce yıl önceki bir cam atelyesinin tam bir benzeri olduğu ilk görüşte kesinleşir.
Bu tür fırınlarda "Tasımsal ışıma" adı verilebilecek çok etkili bir ısı transferi etkin olur.
Geleneksel cam fırınları için en iyi yakıt çam odunudur. Cam ustaları bu çam odununu -kendi kelimeleriyle- "Alevli" yandığı için, teknik terimiyle "Luminant" alev verdiği için tercih ederler.
Alevin luminositesi, ağacın yapısındaki reçineli maddelerin yüksek sıcaklıktaki bozunması sonucu alev içinde oluşan mikroskopik büyüklükteki karbon taneciklerinin ışıması ile oluşur.
Açık bir alevde, yanma ürünleri soğurken, bu luminosite yavaşça azalır. Fakat bir geleneksel cam fırınında, yanma ürünleri her an kubbenin ve tabandaki ışıma düzleminin etkisi altındadır. Bu yüzden ergitme yüzeyinin hemen üzerindeki atmosfer, bir direkt alevin ısıtma özelliklerini taşır. Diğer bir deyişle, taban düzleminin ışıma Özellikleri, ergimekte olan cama çok yakın bir noktaya getirilmiş olur.
Bu yakınlaşma, çalışma ağzının hemen dışına yerleştirilen bir plaka ile daha da artırılır.
Serbest bir akışkan, ister sıvı olsun, isterse gaz olsun, daima laminar bir akımda mevcut olan en kısa ve düzgün yolu seçer. Laminar bir akımda, temel ilke olarak, akan akışkan etrafında ince bir hareketsiz tabaka bulunur. Söz konusu plaka, yarattığı baca etkisiyle cam ustasını yanma ürünlerinden korumakla kalmaz, laminar gaz akımını bozarak, turbulans yaratan bir turbulator olarak da görev görür. Böylelikle meydana gelen dalgalanma ve dönmeler, hareketsiz bölgeyi bozarak sıcak gazları ergiyen camın daha da yakınına taşırlar.
Camın dış yüzeyinden iç kısımlarına doğru olan ısı transferi daha da ilginç bir mekanizma içerir.
Camın kendisi iyi bir yalıtkandır. Yani ısı iletkenliği çok düşüktür. Ek olarak cam fırınındaki ışımalara opaktır. Dolayısı ile bir cam kırığı kütlesinin iç kısmım ısıtmak çok yavaş bir işlem olmalıdır.
Cam içindeki ısı iletimi, "Işıma iletimi" adı verilebilecek bir mekanizma ile sağlanır. Bir cam parçası, ışıma enerjisi etkisinde kaldığı zaman yüzeyi kısa sürede ergime sıcaklığına ulaşır. Yüksek sıcaklıklarda bu dış tabaka kendisi, hemen yanındaki tabakalar tarafından soğurulan enerji ışımaya başlar. Böylelikle, ısı canım içinde, suyun süngere emilmesine benzer bir şekilde ilerler. Böylelikle, yüksek sıcaklığa ısıtılan bir cam blokunun ısıl profili, alışılagelmiş maddelerinkinden, farklı olur.
Potadaki cam bitince, fırın ertesi gün yeniden yakılmak Üzere sönmeye ter-kedilir. Bu iş ivin yapılacak şey çok kolaydır. Odunu dışarı çekip söndürmek yeter. Gun içinde buyuk bir ısıya sahip olan fırının ertesi güne kadar süren soğuması sırasında, özel bölmeleri içine doldurulmuş bulunan boncuklar da yavaş yavaş soğur.
Bu arada üzerinde durulması gereken diğer bir teknik olay da. her glln yeniden yakılıp çok yüksek ısılara çıkarılan bu fırının akşam söndürülmesi ve soğutulmasıdır. Normal olarak hergün böyle bir "Şok"la karşılaşan yorgun görünüşlü fırınların nasıl olup da çatlayıp dağıtmadığı işin bir başka ilginç yönüdür. Böyle bir fırında günlük çalışma için yaklaşık olarak yüz, yüzclli kilo çıralı çam odunu yakılmaktadır. Ertesi sabah da bir gün önce yapılan camlar, fırının soğutma bölümünden alınmaktadır. Gün içinde ustaların yaptıkları camlar hesaplandıktan sonra, satıcıya devredilip elde edilen gelir uygun biçimde bölüşülmcktcdir. Bu atelyelerde genellikle fırın cam ustalarının birisinin malıdır. Birkaç usta bir araya gelip fırını yakmaya karar verirler. Böylece yakılan bir fırında, gereğine göre dört kişiye kadar çalışabilmektedir."
Cam boncuk yapımının, bilinen diğer cam biçmılendiıme yöntemlerinden derişik olan yanı nedir?
Geleneksel cam boncuk yapımının, diğer cam işleme yollan yanındaki en önemli özelliği, biçimlendirmede herhangi bil kalıbın kullanılmamasıdır. Bu Özellik, biçimlendirme işinin önemli yanının, cam ustasının kendi hünerine ve deneylerine dayandırılmış olması demektir. Düşünelim ki bin derecelerdeki erimiş maden, fırından dışarı alındığından birkaç saniye içinde soğut ve kaiılaşıı Egej bu küçük bit parçaysa daha çabuk soğur. Parçanın hacmi büyüdükçe soğuma süresi uzar, ama yineustanın işi saniyelerle sınırlıdır.
Örneğin Kurudere/Nazarköy'de günlük ortalama bir usta 8 saat fırın karşısında çalışmaktadır. Fırın 8-10 ay arasında faaliyet gösterdikten sonra görevini tamamlayarak iptal edilir. Bunun yerine aynı yerde tekrar bir fırın kurulur ve üretim devam eder.
Görece köyünden nazar boncuk ustası..

Etrafı ormanlarla yeşilliklerle çevrili bir arazinin ortasında tuğladan yapılmış dört duvar; üzerinde ahşap bir dam. Önünde kırık cam parçaları, tenekeler, şişeler, odunlar… Odanın tek penceresi gün ışığı gelmesin diye kumaş ve naylon parçalarıyla kapatılmış. Açık kapıdan giren ışık içeride çalışanların malzemeleri seçmeleri ve birbirlerini görmeleri için yeterli. İçeride, dört gözünden ateşler saçan bir ejderhayı andıran, kerpiçle sıvanmış yerden bitme kubbe şeklinde bir ocak var. Ocağın ağzından sürekli odunlar sürülüyor… Oda dumanlı ve sıcak. Ocağın gözlerinden içeriye beyaz renkli ya da saydam cam parçaları atılıyor küreklerle. Cam parçaları, gözlerin içine sokulan demirlerin ucunda eriyerek macun haline geliyor. Ustalar ellerinde demirler eriyen camı karıştırıyor durmadan… Kıpkırmızı kor halindeki gözün içinde macun haline gelen cam, odanın bir köşesine bırakılıyor. Diğer köşelere ayrı ayrı sarı ve mavi camlar yerleştirilerek erimeye bırakılıyor. Ama ocağın içinde bütün camların rengi aynı; kıpkırmızı macunlar. Ustalar ayırdıkları parçaların rengini ancak koydukları yere göre ayırt edebiliyorlar. Ustalardan biri ocaktan aldığı kor halindeki cam parçasıyla sigarasını yakıyor, sonra dışarı çıkar çıkmaz rengi maviye dönen parçayı yine ocaktaki yerine bırakıyor. Sonra bana dönerek; "Birkaç deneme yapalım mı?" diye soruyor. "Tabii," diyorum ve heyecanla bu ateş parçalarının nasıl nazar boncuğuna dönüşeceklerini izlemeye koyuluyorum.
Mehmet Usta, ocağın önüne küçük bir yassı taş yerleştiriyor. Eline aldığı ince uzun bir demirle ocağın içindeki macunlardan birinden küçük bir parça koparıyor. Demiri döndürerek dışarıya çıkarıyor ve taşın üzerine koyar koymaz, diğer elinde tuttuğu sacla üzerine bastırıp camı yassılaştırıyor. Cam, birkaç saniyede kırmızıdan laciverte dönüşürken, üzerine sırasıyla ocaktan aldığı beyaz, sarı ve lacivert noktaları yerleştiriyor. Bütün bu işlem bir dakika bile sürmüyor. Mehmet Usta rengi de ekledikten sonra, hafifçe vurarak demiri boncuktan ayırıyor ve gözün yanındaki küçük odalardan birinde "soğumaya bırakıyor." Bir yandan karanlık, diğer yandan da Mehmet Usta’nın seri hareketleri boncuğun renklerini fark etmemi engelliyor. Boncuğa, sabaha kadar soğuyacağı deliğe konmadan önce dışarıda gün ışığında bakmak istediğimi söylüyorum. Mehmet Usta’yla birlikte ocağın çevresinde çalışan diğer ustalar da, kafalarını kaldırıp hep bir ağızdan "olmaz" diyorlar. Mehmet Usta açıklıyor: "Boncuk daha çok sıcak, ışık ve ısı farkı boncuğu bozar, çatlatır." Israr etmiyorum ama ustalardan biri "Hadi senin için bir boncuk feda edelim, bir bak," diyor ve yaptığı boncuklardan birini demirin ucunda dışarıya çıkarıyor. Boncuğu, çimenlerin üzerine koyup fotoğrafını çekiyorum. Çimenlerin bir bölümü yanıveriyor. Boncuğun yarısı simsiyah oluyor, renkleri birbirine karışıyor.
Yeniden karanlık ve sıcak odaya dönüyoruz. "Nazar boncuğuna nazar değdi," diyorum. Mehmet Usta, "Biz yapıyoruz ama nazar garantisini vermiyoruz," deyince kahkahalar yükseliyor ocağın etrafından… Ustalar bu ocağın başında günde 7-8 saat çalışıyorlar. Aralarındaki konuşmalar, aşıkların atışmalarını aratmıyor. Bütün gün birbirlerine takılıp duruyorlar. Sohbet eğlenceli olmazsa, ocağın önünde saatler zor geçer. Bazen biri, boncuklara dalıp gidiyor ve diğerinin esprisiyle uyanıveriyor bu renkli dünyadan. Belli ki renkli sohbetleri, zengin gönülleri olmasa, bu renksiz ve karanlık odadan, kırık cam parçalarından rengarenk boncuklar çıkması imkansız.
Bazen günde 500, bazen de 1000 boncuk yapıyorlar. Mehmet Usta 35 yıldır boncuk yapıyor. Eskiden boncukçuluk babadan oğula geçermiş. Ama artık yeni nesil pek ilgilenmiyor boncukla, boncukçulukla. Türkiye’de yaklaşık 100 yıldır boncuk yapılan iki köyde; Kemalpaşa ve Cumaovası-Görece Köyü’nde yaklaşık 50 usta var, boncuk yapan. Onların yaptığı boncuklar sadece Türkiye’ye değil, bütün dünyaya dağılıyor.
Bazen günde 500, bazen de 1000 boncuk yapıyorlar. Mehmet Usta 35 yıldır boncuk yapıyor. Eskiden boncukçuluk babadan oğula geçermiş. Ama artık yeni nesil pek ilgilenmiyor boncukla, boncukçulukla. Türkiye’de yaklaşık 100 yıldır boncuk yapılan iki köyde; Kemalpaşa ve Cumaovası-Görece Köyü’nde yaklaşık 50 usta var, boncuk yapan. Onların yaptığı boncuklar sadece Türkiye’ye değil, bütün dünyaya dağılıyor.
Mustafa Kemal Karademir, bu işin en eskilerinden. 78 yaşındaki Mustafa Usta, 60 yıl o loş ve sıcak odadaki fırının önünde yüzbinlerce boncuk üretmiş. İzmir’in kenar mahallelerinden birinde buluyoruz onu. Beş yıl önce felç geçirdiği için artık boncuk yapamadığını söylüyorlar. Ancak o, gözleri iyi görmediği için boncuk yapamadığını söylüyor. Yoksa "Bak, ellerim çalışıyor," diyor avucunu açıp kapatarak...
Ağır işittiğinden kulağına doğru bağırarak soruyorum sorularımı… O da yakınımda olmasına rağmen, sözünü işitebilmek için bağırarak anlatıyor öyküsünü; 13 yaşında başlamış boncuk yapmaya. Daha öncesinde bulabildiği tek iş olan iplik fabrikasında çıraklıkla atılmış hayata. 7-8 ay çalıştıktan sonra parası az gelmiş. Pek de ısınamamış bu işe zaten. O zamanlar Kadifekale’de otururlarmış. Arabistan’dan gelen Hüsnü, Halil ve Selim Ustalar 1930’lu yıllarda Kadifekale’de ocak açınca, ona da iş çıkmış.
"Arap ustalar, beni çırak olarak yanlarına aldılar. O zamanlar deve boncuğu yaparlardı. Kalın demirlerle yapılan kalın boncuklardı bunlar. ‘Katır parmağı’ dediğimiz bu boncuklar develerin boynuna asılırdı... Günde 25 kuruş veriyorlardı. Ekmeğin okkası 6 kuruştu. Etin kilosu 16 kuruştu. Babam da 45 kuruş alıyordu. İyi paraydı senin anlayacağın. Mükemmel geçiniyorduk…"
Bir yıl çalışmış kalfanın yanında Mustafa Karademir. Sonra da "boncuğa oturmuş". 100 boncuk yapınca 50 para (40 para 1 kuruş) alıyormuş. Önceleri günde 2000 boncuk, eli alıştıktan sonra günde 2 bin 500 boncuk yaparmış.
"Çok hızlı boncuk yapardım. Benim üstüme adam yoktu. Evimizin kirası 50 kuruştu. Ben boncuk yaparak öderdim o kirayı."
Onun gibi çıraklar arasında ilk göz boncuğunu arkadaşı İbrahim Koçtaş’ın yaptığını anlatıyor. İlk çakır göz boncuğunuysa kendisi yapmış; küçük bir kız çocuğunun çakır renkli gözlerine bakarak…
Sonra da çeşit çeşit, renk renk göz boncukları yaratmaya devam etmişler.
Mustafa Usta, "Araplar nazar boncuğunu yapıyorlardı. Ama bizde sadece patron yapardı. Ben yapmaya uğraşırdım. Hastalanınca, yerine ben oturdum ve baş kalfası oldum," diye anlatıyor. Sonradan kendi ocağını açmış. İki oğluna öğretmiş işi. Yaz-kış çalışarak ekmeklerini boncuktan çıkarmışlar; "Yazları 30-40 derecede çalışırdık. Alışıyor insan sıcağa. Bir keresinde göğsüme derece koydum. Derece yükseldi, yükseldi, bozuldu. Sırtımız üşür, alnımız terlerdi."
Şimdi o torunu, torunlarının çocuklarıyla birlikte otururken, iki oğlu boncuk işini sürdürüyorlar.
Bugün dükkanlarda gördüğümüz, evimizin bir köşesini ya da takılarımızı süsleyen boncuk modellerinin birçoğu onun ve mesai arkadaşlarının icadı; "Bir sürü arkadaşım, tek beyaz üzerine nokta yapardı. Bunlara temiz göz boncuğu denir. Çocukların omzuna bağlarlar. Biz çok modeller geliştirdik. Zevk işidir bu. Balıklar, peçetelikler, karagözler, damlalar…"
Peki ya nazar boncuğu? Bu boncuğun özelliği nedir ki, kem gözlerden korusun çocukları... Mustafa Usta asıl nazar boncuğunun mavi üzerine sarı renkli olduğunu anlatıyor. Çünkü sarı rengin içinde kurşun var. Ve asıl nazardan koruyan da kurşun... "Hani insanlar nazar var mı, diye kurşun döktürürler ya. Nazar boncuğundaki kurşun da, nazarı kovuyor," diyor.
Peki ya nazar boncuğu? Bu boncuğun özelliği nedir ki, kem gözlerden korusun çocukları... Mustafa Usta asıl nazar boncuğunun mavi üzerine sarı renkli olduğunu anlatıyor. Çünkü sarı rengin içinde kurşun var. Ve asıl nazardan koruyan da kurşun... "Hani insanlar nazar var mı, diye kurşun döktürürler ya. Nazar boncuğundaki kurşun da, nazarı kovuyor," diyor.
Mustafa Usta, pek de aldırış etmiyor bu konuya. Onu boncuğun anlamından çok öyküsü ilgilendiriyor. Nazarı, nazarlıkları fazla konuşmadan boncuk ocağının yapılışını anlatıyor, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya özen göstererek; "Önce bir çukur kazarsın odanın ortasına. Sonra 12 sıra ateş tuğlasıyla nal şeklinde örersin ocağın duvarlarını. Üstüne de beş tuğla koyup kaç kişi çalışacaksa macun tablasındaki gibi bölersin odalara... Sonra da nal şeklindeki fırının ağzını odun sürecek şekilde açık bırakıp odaların üstünü kerpiçle sıvarsın. Odaların içinde bir defaya mahsus cam fabrikalarının artıklarından bir madde eritirsin. Bu madde bir kere erir ve olduğu yere yapışır. Böylece bu odanın içinde boncuk yapmak için eritilen camlar toprağa karışmaz."
Mustafa Usta, boncuk fırınında yakılacak odunun da önemli olduğunu söylüyor. "Çam odunundan başkası olmaz. Çünkü en iyi alevi o verir," diyor.
Ayrıntılardan sonra boncuk fırınındaki günlük işleyişi anlatıyor Mustafa Usta. "Cam ve boya akşamdan atılır, karıştırılır. Sabah herkes sırayla 05.00’te ocağı yakar. Camın erimesi için ocağın içindeki ısının 1000-1200 dereceye kadar çıkması gerekiyor. Macun haline gelmesi içinse 800 derecelik bir ısı yeter. Camı ocağa attıktan 1.5-2 saat sonra erir. Herkes gelir oturur ve başlar işini yapmaya..."
Bunları anlatırken 60 yılın anıları geçiyor gözlerinin önünden belli ki. Özlüyor boncuk yapmayı. Tesellisi oğullarının da onun izinde gitmesi. Kim bilir belki torunları da...
Görece ve Kemalpaşa’da yapılan boncukların büyük bir kısmı İzmir’de Kemeraltı’ndaki küçük bir dükkana getiriliyor çuvallarla; oradan da Türkiye ve dünyaya dağılıyor.
Anadolu'da Nazar Boncuğu Üreten Atölyeler...

Anadolu'nun neresine giderseniz gidin heryerde cam boncuk bulabilirsiniz. Bu kadar geniş bir alanın ihtiyacını karşılayan cam boncuk yapımcısı sayısı ise şaşırtıcı olacak kadar azdır.
Bu alanda önceleri iki önemli, atölye bulunmaktaydı. Birisi İzmir'in Cumaovası'nda Görece köyü, diğeri ise Bodrum'dur.
Anadolu'nun geleneksel camcılık ürünlerinden olan göz boncuğu yapımı, Doğu Akdeniz'in ünlü camcılık sanatının, binlerce yıldan bu yana bu bölgeye sinmiş ilginç bir dalı olarak kabul edilmelidir.
Bütün Ege Bölgesi'ndeki bu ilginç baba mesleğini sürdürmeye çalışan cam boncuk ustalarının bir kısmı, Doğu Akdeniz'in sınırlarımız dışında kalmasıyla, Anadolu'ya göç etmiş bulunan camcıların genç kuşağıdır. İlk kuşak, 1930 yıllarında İzmir'e yerleşmiştir. Burada Akdeniz kıyılarından gelen Arap cam ustalarının yanında kalfalıktan başlıyarak bu sanatı öğrenmişler daha sonra ise cam eritmek için kendilerine gerekli olan çam odunu yakıp dumanı ve kokusuyla çevreyi kirlettikleri ve ayrıca bunun yanında yakacak odun bulmak zorlukları nedeniyle şehir merkezinden dışarıda olan Görece Köyü'ne taşınmışlardır. İşte bu ikinci kuşak, bugün Görece Köyü'nde boncukçuluk yapmaktadır. Ancak İzmir'deki ilk atölyelerinde yetişen diğer birkaç camcı değişik yerlere dağılm
ıştır. Bodrum'daki cam boncuk yapımı da buradan kaynaklanmaktadır.Günümüzde ise Görece Köy'ünde cam üretirimi sona ermiştir. Ancak buradan Bodrum ve Kurudere'ye yerleşen cam ustaları şimdilik bu eşsiz sanatı devam ettirmektedirler.
28 Mayıs 2009 Perşembe
Nazar İnanışı...

Nazar inanışı ve buna ilişkin dinî, sihri ve büyüsel inanç ve pratiklerin halk yaşamında çok önemli bir yeri vardır. Öyle ki, söz konusu inanç ve buna ilişkin dinî, sihri ve büyüsel inanç ve pratikler, günümüzde bilinen bütün bilimsel ve teknolojik ilerlemelere rağmen o, halk dindarlığının önemli bir boyutu olarak, eskisi kadar olmasa da halkların yaşamında önemli yerini korumaktadırlar. Nitekim, ülkemizde yapılan, etnoloji, folklor, sosyoloji, dinler tarihi ve tecrübî din sosyolojisi gibi bilim dallarında yapılan çalışmalar, nazar inancının Türkiye'de hâlâ pek yaygın olduğunu ve günlük yaşamın her safhasına kadar girdiğini ortaya koymuştur.
Nazar inanışı ve buna ilişkin dinî, sihri ve büyüsel inanç ve pratiklerin, Elazığ halkının yaşamanda da köklü bir yeri vardır. Öyle ki halk, köklü değişimlere rağmen eski inançlarına hâla bağlıdır. Halk arasında yaygın olan bu inanışlar, akılsa! düşüncenin karşıtı olarak dikkati çekmekle beraber, halkın düşünce biçimini şekillendiren tutum ve davranışlarını etkileyen toplumsal gerçeklikler olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnsan düşüncesi, canlılar dışında kendisi için hayati önem taşıyan eşyaya, araç-gerece, mala-mülke de nazar değebileceği inancına ulaşmış ve buna tedbir olarak onlar için de çeşitli nazarlıklar geliştirmiştir. Bunlar arasında Anadolu'da yaygın olarak görülen ev nazarlıkları gerek yapım maddeleri gerekse biçimleri açısından dikkat çekici bir zenginlik gösterirler. Özel otomobillere asılan küçük çocuk ayakkabıları, oyuncaklar da birer nazar objesidir. Daha çok gecekondu bölgelerinde ve kırsal kesimde görülen televizyon, çamaşır makinesi, buz dolabı gibi ev eşyaları üzerine asılmış nazar önleyici çeşitli objeler oldukça yaygındır. Ortadoğu ülkelerinin çoğunda nazar boncuğu yaygın bir kullanıma sahiptir.
Halk inanışına göre, bazı insanların bakışlarındaki zararlı güç sebebiyle insanlara, özellikle çocuklara, evcil hayvanlara, eşyaya zarar verdiğine inanılan gizli bir güç olarak kabul edilen nazar için halk arasında "nazar değmesi", "göz değme insanların yaratılıştan gelen birtakım özellikleri (fizyolojik) nedeniyle diğer insan. hayvan veya nesneleri son derece beğenmesi veya kıskançlık nedeniyle söz konusu unsurların bundan zarar görmeleri ifade edilmektedir. Ve "göze gelme" gibi tabirler kullanılmaktadır.
Mitolojide taş, doğal kutsallığı içerisinde barındıran kozmik kutsallık tezahürlerinden biri olarak arşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle bütün kültürlerde taşlara önemli ölçüde kutsallık yüklenmektedir. Taşlar, taşıdığı dinsel değerlerle,
onu taşıyanlara güç, kuvvet, dayanıklılık süreklilik yüklemekte, o insana varoluşsal güvenlik vermektedir.
onu taşıyanlara güç, kuvvet, dayanıklılık süreklilik yüklemekte, o insana varoluşsal güvenlik vermektedir.
Nazarlıkların, fetişlerin negatif titreşimsel etkilerini azaltacağı hatta tam olarak yok edeceğine inanılır. Bunların arasında kem gözler için kullanılan en yaygın şey de mavi renkli boncuktur. Çünkü, gök mavisi rengindeki gözün nazar etme ihtimalinin daha yüksek olduğuna inanılır. Bunun için de gök mavisi rengindeki nesnelerin nazar değmesinden koruyacağı düşüncesiyle mavi boncuğa önem verilir ve yalnızca mavi boncuk, nazarlık olarak kullanılır. Eski çağlarda Orta Asya inanışları neticesinde Göklerin Tanrısı olan Tengri Ülgen'in göklerde oturarak halkını kötülüklerden koruduğu söylenirmiş. Bundan dolayı Orta Asya'da insanlar göğün rengi olan maviyi kutsal saymışlar, saygı göstermişlerdir.
Anadolu’da en yaygın olarak kullanılan nazarlık, nazar boncuğudur. Nazar boncuğu kötü bakışın, etkisini önlemek amacıyla çoğu kez camdan küçük tespih tanesi şeklinde yapılan, bazen göz şeklinde, ortalan delikli cam yuvarlaklara denilir. Buna göz boncuğu da denir. Nazar boncuğu gözden gelen tehlikelere karşı yine bir göz idolü ile karşılık vermek; amacıyla kullanılmaktadır. Bunların beş parmak şeklinde olanları da vardır. Bazı yörelerde çocuklara,
atlara ve nazar değmesinden korkulan diğer hayvan ve eşyaya gösterişli binalara, arabalara da nazar boncuğu takılmaktadır.Ayrıca Anadolu'da, bir ipliğe veya tel parçasına dizilmiş boncuklar da nazarlık olarak kullanılır. Özellikle kem gözlerin yıkıcı etkisinden korunmaya muhtaç bakımlı inekler ve atların boyunlarına boncuk kolyesi takılır.

